Hava soğuktu. Bunu çevresindeki insanların montlara gömülmüş olmasından anlayabiliyordu. Kafalarındaki bereler kulaklarını koruyordu. Atkıları boyunlarını, kalın çizmeleri ayaklarını. Soğuğun vücutlarına değmesine karşı her önlemi almışlardı. Peki ya kalplerini kim koruyacaktı ? Hangi yün, hangi kumaş, hangi kıyafet koruyabilecekti kararan yüreklerini ?
Kapüşonu gözlerinin az üzerindeydi. Zaten uzun süredir yere bakarak yürüdüğünden önünde ne olduğunu görmek gibi bir ihtiyacı kalmamıştı. Yüzüne çarpan rüzgar hala yaşıyor olduğunu hatırlamasını sağlıyordu. Kulaklarından beynine gitmesi gerekirken daha aşağılara, kalbine temas eden şarkıların sözlerini de takip etmeyi bırakmıştı. Bu aralar pek çok şeye dikkat etmiyordu zaten.
Yola devam ederken taşlık bir araziye girdi. Yerde dikkatini çeken çakıl taşları ona bir şey hatırlatıyordu. Küçükken; henüz masumken, okulundan evine giden yoldaki taşlık bölgeyi anımsadı. Her akşam, oradan kendine bir taş seçer, eve gidene kadar tekmelerdi. Bu işi o kadar uzun süre yapmıştı ki artık çocukça bir eğlence olmaktan çıkmış, devlet sorunlarıyla uğraşan bir siyasetçi edasıyla tekmelemeye başlamıştı taşları. Bu anıyı unutacak kadar büyümemişti fakat bunu yaparken ne kadar mutlu olduğunu unutacak kadar yaşı ilerlemişti. Arazide ilerlemeye devam etti. Kaldırıma metreler kala, içinden gelen bir dürtüyle üzerinde çıkıntılar olan küçük bir taşa tekme savurdu. Taş kaldırıma doğru taklalar atarak gitti ve durdu. O an bir sıcaklık kapladı içini. Eskinin masumiyeti bir ilkbahar meltemi gibi okşadı ellerini. Taşa doğru yürüdü, bir tekme daha attı. Ve daha sonra bir tekme daha, bir tekme daha..
9 yaşındaki sade tebessüm vardı yüzünde. 9 yaşındaki parlak masumiyet. Üstelik küçücük bir taş vermişti ona bu hissi. Üzeri çıkıntılı, minik bir taş. Taşa attığı yamuk bir tekme onun kaldırımdan yola yuvarlanmasına neden oldu. Karşıdan gelen arabayı gördü ve tüm heyecanı silindi. Bir anda yola atlayarak taşı kenara çekti. Araba geçti ve derin bir nefes aldı. Taşa daha yumuşak vurmaya başladı. Büyük bir özenle ilerletti onu. Zarar görmesine izin vermeyecekti.
Omuzları çökmüş, yüzündeki derin çizgilerden yaşadıkları okunan umutsuz adam yoktu bir an için. Bir an için bir çakıl taşının peşine takılmış, onu nedensiz tekmeleyen mutlu bir çocuk olmuştu.
En önemlisi de "bir anlığına tekrar çocuk olmuştu".
Küçükken çocukluktan ne kadar nefret ettiğini hatırladı. Bir an önce büyümek isteyişini.
Acı bir tebessüm yayıldı yüzüne.
Bu garip ilerleyişte çakıl taşı deliklere düşmekten kurtuldu. Birçok arabanın altından kaçtı, birçok tehlikeye girdi. Ancak hepsini aşıp bir şekilde yoluna devam etti. Tüm bunlara rağmen durmadı, ilerledi. İlerledi..
Bir anlık düşüncesizlikle vurulan sert bir tekme çakıl taşının hızla anayolun ortasına gitmesine neden oldu. Birkaç metre öteden gelen kamyon hiç de duracak gibi görünmüyordu.
Adam kamyonun geniş, ağır tekerleklerinin çakıl taşının üzerinden geçişini izledi. Yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Donuk, şaşkın, yıkılmış bakışlarla izledi kamyonun gidişini. Taşın yanına koştuğunda minik çakıl taşının ortadan ikiye ayrılmış olduğunu gördü.
Ağlamak istedi. Kendini yerlere vurarak ağlamak.
O sadece bir çakıl taşı değildi. Çocukluktan kalan saçma bir oyun değildi.
O çakıl taşı hayatını simgeliyordu.
Umutla, mutlulukla başlanmıştı yuvarlanmaya. Zaman geçtikçe büyük tehlikeler yaşamıştı. Hayallerini ezecek arabalardan kurtulmuştu, neşesini yutacak deliklerden kaçmıştı. Bir şekilde zorluklara göğüs germiş ve ilerlemişti. Her şeye rağmen yürümüştü. Devam etmişti ve en sonunda karşısına, karşısında hiçbir şey yapamayacağı kadar büyük bir engel çıkmıştı. Hayatında taşıdığı tüm umutları, sevinçleri, duyguları, düşünceleri ezilmişti tekerlekler altında.
Hayat buydu.
Ne olursa olsun yok olmaya mahkumdu.
Sebepsiz yere acı çekmekti.
Nereye gittiğini hatırlayamadı hiç. Nereden geldiğini de. Neden duraksadığını anlayamadı. Neden anlayamadığını da. Bakışları yere odaklandı. Kurumuş dudaklarının arasına bir sigara koydu. Alevledi tütününü. Yürümeye başladı.
Omuzları çökmüş, kapüşonlu bir adam kaldırımda ilerledi. Yüzündeki derin çizgilerden yaşadıkları okunuyordu.
Hava soğuktu..
16.11.13
14.11.13
Filmler.
Kelebek etkisi diye bir film var bildin mi ? O filmde baş roldeki adamın bir tür hastalığı var. Hastalığı şöyle ki; küçükken yazdığı günlükleri okuyarak geçmişe dönebiliyor. Bunu farkettikten sonra çocukluğunda yaptığı yanlışları düzeltmeyi ve tüm kainatta sevdiği tek insan olan çocukluk aşkını bulmaya çalışıyor bu adam.
Onlarca geri dönüşten sonra farkediyor ki; insan zamana bile hükmetse, kalplere hükmedemez. Bir insanın içinde sevgi oluşturmak uğraşıp yapabileceğin bir şey değil. O dakika farkediyor bunu ve gidip tüm günlükleri yakıyor.
O canından çok sevdiğini de gömüyor içine.
Çok arkadaşa sahip oldum. Çok dosta. Çok sevgiliye. Çok kardeşe. Hepsine bir sevgi besledim, karşılık olarak da bir sevgi aldım. Zaman içinde bazılarını ben terkettim, bazıları beni terketti.
Sonbaharda ağacından düşmüş bir yaprak gibi savrulurken onu buldum ben.
Tutunabileceğim direğim.
Saklanabileceğim evim.
Sin City'de çok beğendiğim bir söz vardır.
"Onun için ölmeye, öldürmeye, cehenneme gitmeye değer."
İnsan tutunduğu dalı kaybedince hayattan düşüyor. Çok insan kaybettim ben. Ama hiçbirini gömmemiştim içime. Toprağa gömdüğüm de oldu. Ama hiçbirini yaşarken gömmemiştim.
Gömdüm içime.
Unuttum adını.
"Onu aklından attın, peki ya kalbinden ?"
-Eternal Sunshine of the Spotless Mind.
Ben onu kaybettikten sonra sadece yalan söyledim.
Mutluyum dedim. Yalandı.
Kahkaha attım. Yalandı.
Eğlendim. Yalandı.
İnsanlara onları sevdiğimi söyledim. Yalandı.
"Yaşadım. Yalandı."
Benim ne umudum kaldı, ne de amacım.
İnsanı ayakta tutan umuttur derler. Ben düştüm işte yere.
Keşke bir araba çarpsa diyorum bazen. Ambulans olay yerine varamadan can versem. Veda etsem öylece. İntihar edemem, ayıp olur insanlara. Utanırım.
Yalan söylemesem keşke, harbiden unuttum diyebilsem. Diyemem ama. Diyemiyorum. Rol yapmayı çok iyi öğrendim.
Rolümü yapıyorum.
Unuttum diyorum.
Ben gittikçe yok oluyorum.
27.4.13
Yalan hayatlar
İnsanlar kendilerini sosyal ortamda ilginç, gizemli, hoş göstermek için yalan söylüyorlar. Yalan hayatları, yalan aşklarla, yalan arkadaşlarla yaşıyorlar. Ve bir yerden sonra yalanlara öyle batıyorlar ki gerçek hayatlarından nefret etmeye başlıyorlar. Çünkü; ne sevdiği gitaristin Gibson'undan alabiliyor, ne fotoğraflarını paylaşıp orgazm oldukları insanlarla tanışıyor ne de istiyorum dediklerine sahip olabiliyor. Bu da gerçek hayatlarından tiksinmelerine neden oluyor. Kendi aciz, zavallı benliklerini suçlayamadıklarından her zaman aile ve okul suçlu oluyor. Değişik kafalar. Yalan hayatlar.
Yazılırken çalıyordu:
http://www.youtube.com/watch?v=JfhsRIDh1R
2 sene sonrasından edit: bu yazı bloga yazdığım ilk yazıydı. tüm blogu okuyup bu yazıya kadar eskilere geldiysen sana teşekkürü borç bilirim. eyvallah.
şarkının linki kurbağa olmuş bu arada. hangi şarkıyı atmıştım onu da hatırlamıyorum. zaten çok şeyi hatırlamıyorum ya, neyse.
bari bunu bırakayım, yolluk olsun.
https://www.youtube.com/watch?v=XEhmPwYEgzE
5 sene sonrasından edit: okuma oğlum burayı. zarar veriyor burası sana.
Yazılırken çalıyordu:
http://www.youtube.com/watch?v=JfhsRIDh1R
2 sene sonrasından edit: bu yazı bloga yazdığım ilk yazıydı. tüm blogu okuyup bu yazıya kadar eskilere geldiysen sana teşekkürü borç bilirim. eyvallah.
şarkının linki kurbağa olmuş bu arada. hangi şarkıyı atmıştım onu da hatırlamıyorum. zaten çok şeyi hatırlamıyorum ya, neyse.
bari bunu bırakayım, yolluk olsun.
https://www.youtube.com/watch?v=XEhmPwYEgzE
5 sene sonrasından edit: okuma oğlum burayı. zarar veriyor burası sana.
10 sene sonrasından bir düzenleme: sıfır. koca bir sıfır.
hafsalamın almayı dahi niyetlenemeyeceği ölçüde alkollüyüm. zaten genellikle de hafsalamın alamayacağı derece alkollüyüm son zamanlardır. son zamanlardır ile biten cümleyi kurmayı başladığım dönemde gerçekten son zamanlardan bahsediyormuşum, iki aydır, üç aydır, beş aydır yani. bugün son zamanlar beş yıldan ibaret. son beş yıldır kendimi yitirene kadar alkollüyüm. inanamıyorum. tüm bunları yaşadığıma inanamıyorum. dinlediğim şarkılarda bahsedilen ve tüy kabartan hayatlardan birini yaşadığıma inanamıyorum. çok şeye inanamıyorum. hiçbir şeye inanmıyorum. yani hiçbir şeyin varlığına inanmıyorken aynı zamanda da doğal olarak hiçbir şeyin varlığına inanıyorken, ne kadar çok şeye inanıyormuşum. inanamıyorum. her şey sıfırdan ibaret.
buraya yazdığım son yazının üzerinden dahi yıllar geçti. bu, eski benin ifade edeceği şekilde, "edit"i, ekşi sözlük sanki burası anasını sikeyim. "edit". ya da ne sikimse artık, neden yazdığıma dair bir fikrim yok. beş gün önce mirtazapin aşırı dozuna kapılarak ölmeyi denedim. başarısız oldum. zaten mirtazapin, öldürücü dozu dahi nihai sonuç oluşturmayan siktiri boktan bir maddeymiş. bedavadan deldik mideyi. yine başarısız. her halükarda başarsız. her halükarın varlığında her şekilde başarısız. neden bunu yazdım? neden hala devam ediyorum? ne beni yıllar sonra buraya bir şeyler yazmaya itti? sadece kendim okuyacağım. belki o yüzden. kendine iyi bak mert. bir zamanlar iyi biriydin. ya da iyi biri gibiydin. ya da iyi biri gibi olmaya çalışıyordun. ya da iyi biri gibi olmak hayali kuruyordun. bir şey yok. artık hiçbir şey yok. yazdığın siktiriboktan "edit"in başı. aynı şekilde sonu. ne kadar acınası.
kendine iyi bak. ya da bakmaya çalış. ne sikimse. onca şeyin üzerine, artık ne kadar mümkün olabilecekse. (yıl 2023. aylardan da ekim. en sevdiğim ay. hayırlısı buymuş.)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)