Kelebek etkisi diye bir film var bildin mi ? O filmde baş roldeki adamın bir tür hastalığı var. Hastalığı şöyle ki; küçükken yazdığı günlükleri okuyarak geçmişe dönebiliyor. Bunu farkettikten sonra çocukluğunda yaptığı yanlışları düzeltmeyi ve tüm kainatta sevdiği tek insan olan çocukluk aşkını bulmaya çalışıyor bu adam.
Onlarca geri dönüşten sonra farkediyor ki; insan zamana bile hükmetse, kalplere hükmedemez. Bir insanın içinde sevgi oluşturmak uğraşıp yapabileceğin bir şey değil. O dakika farkediyor bunu ve gidip tüm günlükleri yakıyor.
O canından çok sevdiğini de gömüyor içine.
Çok arkadaşa sahip oldum. Çok dosta. Çok sevgiliye. Çok kardeşe. Hepsine bir sevgi besledim, karşılık olarak da bir sevgi aldım. Zaman içinde bazılarını ben terkettim, bazıları beni terketti.
Sonbaharda ağacından düşmüş bir yaprak gibi savrulurken onu buldum ben.
Tutunabileceğim direğim.
Saklanabileceğim evim.
Sin City'de çok beğendiğim bir söz vardır.
"Onun için ölmeye, öldürmeye, cehenneme gitmeye değer."
İnsan tutunduğu dalı kaybedince hayattan düşüyor. Çok insan kaybettim ben. Ama hiçbirini gömmemiştim içime. Toprağa gömdüğüm de oldu. Ama hiçbirini yaşarken gömmemiştim.
Gömdüm içime.
Unuttum adını.
"Onu aklından attın, peki ya kalbinden ?"
-Eternal Sunshine of the Spotless Mind.
Ben onu kaybettikten sonra sadece yalan söyledim.
Mutluyum dedim. Yalandı.
Kahkaha attım. Yalandı.
Eğlendim. Yalandı.
İnsanlara onları sevdiğimi söyledim. Yalandı.
"Yaşadım. Yalandı."
Benim ne umudum kaldı, ne de amacım.
İnsanı ayakta tutan umuttur derler. Ben düştüm işte yere.
Keşke bir araba çarpsa diyorum bazen. Ambulans olay yerine varamadan can versem. Veda etsem öylece. İntihar edemem, ayıp olur insanlara. Utanırım.
Yalan söylemesem keşke, harbiden unuttum diyebilsem. Diyemem ama. Diyemiyorum. Rol yapmayı çok iyi öğrendim.
Rolümü yapıyorum.
Unuttum diyorum.
Ben gittikçe yok oluyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder