19.12.14
öldük.
hayattan kopmak ne demektir bilir misin ? bilmiyorsan da siktir et. anlatmayacağım zaten. ben hayattan koptum çünkü.
"1 tabanca"
bak ne güzel ironi yaptım az önce.
yani oldukça güzel bi ironiydi bence.
hayattan kopmak işte.
yazıya geçirmesi kolay, yaşaması zor bir durum.
hiçbir şeye güç yetiremeyecek duruma gelmek.
hiçbir şeyin peşinden doludizgin koşamamak.
anlatamamak.
ama bunlardan daha ağır olanı, ne kadar trajikomik olsa da bunları sorun etmemek.
böyle yaşamaya alışmak.
alışmak istediğinden mi yoksa alışmak zorunda kaldığından mı bilmiyorum.
öyle, oturduğun çocuk parkındaki bankta, dolunaylı bi gecede, 7 derece havada, salıncakları izlerken sigara üstüne sigara yakmak.
"14 mermi"
erken yaşlandım ben. durumun en kısa ve öz anlatımı bu.
teşhisi koydum.
"gözlerim ahmak gibi bakıyor artık, ben altı yaşımdayken yalnız kaldım." diyor bir adam bir şarkıda.
o hesap işte.
tam o hesap.
acı yaşta değil ruhtadır koçum. aklından çıkarma bunu.
"3 xanax"
ağlamak, üzüntüden kendini hırpalamak, bağırmak çağırmak. sana bir şey söyleyeyim mi, bunların hepsi hikaye. her gidişin bi dönüşü vardır çünkü. duvarı yumrukladıktan 15 dakika sonra kanayan eline pansuman yaparsın. bu yüzden acının kendini dağıtma evresi o kadar da sert değildir.
asıl sert olan duvarı yumrukladığında değil, duvarla konuşmaya başladığında gösterir kendini.
onun geri dönüşü yoktur işte.
o sınırı geçtikten sonra ne kadar istersen iste, geri dönemezsin.
"2 sevgili"
işin aslı ne biliyor musun ? hani; olaylara, durumlara dayalı acılar, kırgınlıklar geçiyor lan. şimdi çok klişe olacak ama zaman iyileştiriyor. iyileşmeyen yara, her şeye karşı tek kaldığında oluşuyor.
bi evden çok sıkıldın mesela. ne yaparsın ? başka eve taşınırsın.
bi şehir üstüne üstüne geliyor. ne yaparsın ? başka bi şehre yerleşirsin.
bi ülke seni nefes alamayacak duruma getiriyor. ne yaparsın ? uçağa biner, siktir olur gidersin.
benim sıkıntım dünyayla lan.
dünyayla.
ne yapacağım ?
ne yapabilirsin ?
marsa aşığız koçum. jüpiter'e. neptün'e.
karşımıza güneş çıktı, yaktı bizi.
alev aldık.
sönmüyoruz.
"1 serseri"
bu dünya çok kötü bi yer olum.
çok kötü bi yer.
hani demiştim ya en başta, hayattan kopmak ne demektir bilir misin diye.
ne yap biliyor musun,
kalk ayağa. üstüne o markalı, pahalı kazaklarından birisini giy. onun üstüne de kışın seni çok sıcak tutan kaliteli paltonu al. botlarını da unutma. su geçirmeyen, kalın botlarını. cüzdanını falan al. saçına başına bak biraz. parfümünü sık. çık dışarı.
tak kulaklıklarını. güzel bi şarkı aç. işlek caddelerden birine git.
sonra, köşebaşında yırtık montuna sarınmış, önündeki tartıyla bekleyen, yüzü kir içindeki çocuğu gör. git yanına.
gözlerinin içine bak o çocuğun.
alevi gör.
daha iyi bak, yangını gör.
yaklaş biraz, daha da derine bak, çok derine, cesetleri gör.
biraz geri çekil, yangına komple bak.
hayatı gör.
sonra biraz ilerle.
bi çocuk parkı göreceksin.
hava 7 derece, gökyüzüne bakarsan da dolunayı görürsün.
orada bi bank var. otur o banka.
gökyüzüne bak.
bi sigara yak sonra.
"amına koyim böyle dünyanın." de.
kop hayattan.
"2 cinayet"
"bizler tarihin ortanca çocuklarıyız." diyor bir adam bir filmde.
yanlış değil, eksik.
bizler tarihin kayıp çocuklarıyız.
kuytu köşelerde, sessiz sakin ayakta kalmaya çalıştık.
baktık ki olmadı, düştüğümüz yere darmadağın hayatlar bıraktık.
yeterince yanmıştık. yeterince kahrolmuştuk.
her şeyin güzel olacağına inanacak kadar ahmak olmamamız gerekirdi.
yeterince ölüm görmüştük oysa ki.
sonra mezarların başında otururken bi bayram sabahı, bir de baktık ki, ölmüşüz.
öldük.
"1 intihar"
http://www.youtube.com/watch?v=XEhmPwYEgzE
5.12.14
bosco.
bölüm bir
"oğlan kızı kaybeder."
tüm olanlardan sonra herkes hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti. hatta bir zamanlar; "bir gün biz de mutlu olacağız, inan bana. ben hep yanında olacağım." diyenler bile.
ben ise bu konu üzerine pek bir şey söyleyemedim.
elimde sigara, yıldızları izledim.
işte bu yüzdendir ki, bana ihtiyaç duyan kimseyi geri çevirmiyorum. çünkü; sana yapılan yanlışı bir başkasına yapmak çok yanlıştır.
duygularımız getirdi bizi bu hale. ama "en ağır duygu ne" diye soracak olursan, cevabım kararsızlık olur. çünkü, kararsızlık duygusu insanı içten içe yiyip bitirme konusunda doktora yapmış bir duygudur. ne yapsam, ne etsem, nereye gitsem, ne düşünsem. hayatlarımız belirsizlikler içinde darmadağın oldu lan. hayatlarımız değil aslında, hayatlarımızdan geriye kalan kırıntılar. sonuçta bir kedinin dokuzuncu canının yarısı kadar bile nefes alma isteği kalmadı içimizde.
ancak olaylar bu kadar çığrından çıkmışken, bizim elimizden sadece daha fazla ağrı kesici yutmak geliyor. e nabalım. biz de böyleyiz işte.
belli bir yol katettikten sonra insan en büyük kararsızlığı da, "kendimi öldürsem mi, öldürmesem mi acaba." diye düşünmeye başladığında yaşıyor. gerçi kendine böyle bir soru soracak raddeye geldiysen zaten duygusal bakımdan ölmüşsün. huzur içinde yat.
ben ne yaptım peki bu durum karşı ?
tüm bu yok oluş son hızıyla var olmaya devam ederken, bu dünyada tam olarak nasıl bir yer kapladığımı düşündüm ve tatmin edici bir sonuca ulaştım.
ben, uçurumdan aşağı yuvarlanan küçük bir çakıl taşıyım. hızım giderek artarken sadece kendime zarar veriyorum. bu şekilde bayır aşağı yuvarlanmak elbet kolay değil. bu yüzden bende kendime saklanabileceğim bir kovuk aradım.
bulamadım.
tutunamadım.
oğuz atay'a selam olsun.
peki, tüm bunların nedeni ne ?
neden gregor samsa gibi bir hamamböceği değilim de çakıl taşıyım ?
neden paraşütsüz atladım uçurumun derinliklerine ?
cevabı bilmek istiyorsan, gözlerini kaldır, yazının başına bak. bölüm bir'in başlığını oku.
okudun mu, güzel.
o halde şöyle yapalım.
bölüm iki.
"oğlan hayatını kaybeder."
http://www.youtube.com/watch?v=B-qQ7fDSJyg
21.11.14
kemanıydı arap nazım'ın tek dostu.
ön dişlerinin ikisi siyaha, gözlerinin altları ise mor rengin dumanaltı kulvarlarına çalardı arap nazım'ın. bütün gün şarap içerdi. kafası mefta olunca alkolden, ata yadigarı kemanını çıkarır, başlardı çalmaya.
keman ağlardı.
resmen ağlardı keman.
darmaduman olurdum. o biçim çalardı nazım abi. keman ağladıkça ben ağlardım, ben ağladıkça keman ağlardı. öyle bi iletişim vardı aramızda kemanla. büyükdedesinden dedesine, dedesinden babasına, babasından da kendisine emanet kalmıştı keman. tek yoldaşıydı nazım abinin. onunla yatar, onunla kalkar, canından üstün tutardı.
hiç unutmam, bi gece muhabbet arası;
"benim en değerli varlığım işte bu kemandır." demişti.
"abi nasıl bi keman olur ki insanın en değerli şeyi. hiç sevmedin mi birini ? aşık olmadın mı ki ?" dediğimde şöyle bi tersten bakıp;
"kemanlar toprak olmaz aslanım." demişti.
"insanlar olur. babalar olur. anneler olur. hatta en kralından aşklar bile toprak olur bi gün. ama kemanlar olmaz."
o gece anlamıştım ben, gerçek hayatın leyla ile mecnunlarının mezarlıklarda yaşadığını.
kendine yuva saydığı köhne çocuk parkında bol şarap eşliğinde yaşardı.
yaşardı. evet yaşardı.
ama sadece gece olduğu zaman yaşardı.
sabahları uyur, hava karardığında ise kemanını ahşap kutusundan çıkarıp başlardı çalmaya.
ofsayt hayatına, falso hayallerine ve derbeder sakallarına inat hep mutlu şarkılar çalardı arap nazım.
çünkü insanın acısı, belli etmediği kadardır.
bi gün parkta ufaktan demlenirken sormuştum ona; "neden abi ? neden çalmıyosun şöyle sağlamından, bizi duman edecek bi şarkı ?"
"koçum" demişti, bakışlarını yere indirip.
"hayat zaten yeterince hüzünlü. bi de şarkıları koyarsak şarapla sulanmış derdimizin üzerine, çıkartamayız bu gecenin sabahını."
çok içerdi.
ama unutmak için değil, uyumak için içerdi arap nazım.
unutmanın mümkün olmadığını bilenlerdendi.
zaman geçti, bi gün gerçek oldu dileği.
uyudu.
alkol koması dediler.
bitiremedi geceyi.
göremedi sabahı.
o karanlıkta yetim kaldı tüm çocuk parkları.
selası verildiğinde, delik deşik bi tebessümle baktım gökyüzüne.
"eyvallah." dedim.
"eyvallah nazım abi.
sefasını hiç yaşayamadığın bu hayatta, cefa hep bol kepçeden dağıtıldı sana. uğruna alkolik olduğun berivan'ınla mutlu ol şimdi cennetin kenar mahallelerinde. yüksek promilli şarkılar çal oradan dünyaya. eyvallah abi. eyvallah arap nazım."
hüzünlüydü ama delikanlı gülerdi arap nazım'ın gözleri.
dünya bir daha onun gibisini hiç görmedi.
http://www.youtube.com/watch?v=oEUtaoW0w_c
31.10.14
kağıt kesiği.
"hata ettin, seven hep kaybeder" dediklerinde bunun saçma olduğunu düşünmüştüm. dünyayı bilmeyen tüm ahmaklar gibi sevginin gücüne inanırdım. leon the professional hesabı. kimseyi, elindeki sigaranın bittiğini elin yanmaya başladığında anlayacak kadar sevmemek gerektiğini geç öğrendim bu yüzden. 3 sene önceydi işte. biliyorsun, gözlerinde kaybolduktan sonra seni kaybettim. bunun üzerine ara sokaklarda kendimi kaybettim. kayıplar içinde yaşamak cam kırıklarında yürümeye benzer. adım atmamış olan bilemez. canı yanmamış olan bilemez. kanamayan bilemez.
neyse,
siktir edin.
zaten safinaz'ı da en çok kabasakal sevmişti.
https://www.youtube.com/watch?v=F9d164fwsSA
https://www.youtube.com/watch?v=F9d164fwsSA
24.10.14
ismail'in darmaduman hikayesi.
ismail'in anka kuşlarına karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgisi vardı.
ilkokulda okumayıp sadece resimlerine göz gezdirdiği bir dergide görmüştü ilk kez bu sarı, turuncu ve kırmızıdan oluşan efsanevi kuşları. tüylerinin alevi mi yoksa başlarının üzerindeki ışıltılı perçemler mi çekmişti onu kendilerine bilmiyordu. tek bildiği şey anka kuşlarına karşı merak ve ürpertiye karışmış büyük bir sevgi duyduğuydu. bu yüzden de kalbinin yüz ölçümünün büyük bir bölümünü onlara ayırmıştı.
bir gün aynı fabrikada çalıştığı mesai arkadaşı salih sormuştu ona o güne kadar işittiği en tuhaf soruyu. "ulan ismail, dün bu senin bahsedip durduğun meret neymiş diye baktım internetten, senin anka kuşu dediğin hayvan dünyada hiç var olmamış. yani hiç ama. fosili bile yok. hiç de var olmayacakmış. hayali bi şeymiş lan onlar. hiç var olmayacak, hayali bir şeyi nasıl bu kadar sevebilirsin ?"
ismail, salih'in bu serzenişi üzerine gözlerini devirip; "hayallerini de gerçek olmayacaklar zaten diyerek yok oluşa teslim edersen nasıl dayanırsın bu gri dünyaya ?" demek istedi, ama diyemedi. bunun yerine "boşver salih" dedi.
öyle demesi gerekiyordu, çünkü; hayat afilli cümleler kurabilmek için fazla siyahtı.
ismail yıkık dökük gecekondusunda yaşlı annesiyle birlikte yaşardı. annesi, kocasının onu; "bu çocuk senin yüzünden gerizekalı doğdu. allah ikinizin de belasını versin. ne halin varsa gör şimdi onunla !" diyerek terkettiği gün geçirdiği felçten ötürü yatalaktı. hayatla kalmış tek bağlantıları yemek yemek ve tuvaletini altına yapmak olan, saçları kar beyaz bir anne. ismail annesini günde üç kez öperdi. birinci öpücüğü sabah uyanıp annesine kahvaltısını ettirdikten sonra işe gitmeden önce verirdi. geride kalan günlerin hatırası içindi bu. ikinci öpücüğü işten gelip annesinin altını temizledikten sonra verirdi. şimdi ki zamanın birlikteliği içindi bu da. üçüncü ve son öpücüğü ise gece uyumadan önce verirdi. bu son öpücük ise gelecekte bekleyen ayrılık içindi.
elbette ismail'in yüreğini bir tek anka kuşları işgal etmiyordu. herkesten, hatta salih'ten ve hatta annesinden bile sakladığı bir kadın vardı. ismail'in yüreğini anka kuşları kadar olmasa da bir miktar ilhak eden bu kadın ismail'in odasında yaşardı. ismail sabaha karşı herkes uyuduğunda ve sokaktan gelen tek ses sokak köpeklerinin havlamaları olmaya başladığında kadının gözlerine bakma cüretini gösterirdi. bu cüreti gösterebilmek oldukça güçtü, çünkü kadının gözleri gökyüzüyle yarışa girebilecek kadar maviydi. ismail'de gökyüzünü anımsayabilmek için bakardı o gözlere.
böyle olması gerekiyordu, çünkü ismail bir gecekonduda yaşıyordu ve gecekonduların pencerelerinden gökyüzünü görmek en az güneşi görmek kadar imkansızdı.
bir gün kuşekağıdın üzerine işlenmiş kadın ismail'e; "tamam anladık, senin beynin hasarlı. kafan çalışmıyor. ama bir postere aşık olmak ne demektir arkadaşım ? sence de çok saçma değil mi ? lütfen kendine gel artık." dedi. ismail bu soruyu gözlerini kapayıp, "sen bana gelmeden, ben kendime gelemem." diye yanıtlamak istedi. ancak bunun yerine "boşver zeynep" demekle yetindi.
öyle davranması gerekiyordu, çünkü; dünya herkese sevdiğiyle bir kafeteryada oturduğu anı düşünüp şiir yazma fırsatını tanımıyordu.
posterle aralarında geçen konuşmanın ertesi günü ismail eve ellerinde bir takvim ve bir büyük rakıyla geldi. aşık olduğu kadını, ilkokul üçüncü sınıf hayat bilgisi kitabının arasındaki saklı yerinden çıkardı ve rakıyı kadının gözlerine bakarak içmeye başladı. poster, "bana takvim ve rakı arasındaki bağı açıklar mısın lütfen allah'ın manyağı ?" dediğinde, ismail; "takvim senin geleceğin günleri saymaya, rakı ise gelmediğin günleri kurtarmaya." demek istedi. ama diyemedi.
böyle yapması gerekiyordu, çünkü; alkollüyken sevdiğinin gözlerine bakarak güzel cümleler kurmak şairlere mahsustu.
bir akşam ismail eve geldiğinde annesinin kapanmış gözleri ve artık atmayan kalbi karşıladı onu. annesinin bir daha nefes almayacağını anlayan ismail, usulca yatağa yaklaşıp annesinin yanağına üçüncü öpücüğü kondurduktan ve buruşmuş ellerine iki damla gözyaşı bıraktıktan sonra odasına gidip poster kadını aldı. evden çıkmadan önce annesine son bir kez bakıp evi terketti.
ismail çok önceden iki sokak arkadaki çöplüğe sakladığı litrelik benzini ve kibrit kutusunu yanına alarak, arka sokaktaki 5 katlı inşaata gitti. inşaatın merdivenlerinden çıkarken yanarak küllerden doğmanın nasıl bir şey olduğunu düşündü. zirveye ulaşınca ismail poster kadını cebinden çıkarıp eline aldı. zeynep'i 5. kattan aşağı bırakmadan önce bir çift mavi göze saklanmış olan gökyüzüne son kez baktı. posterin saçlarında ellerini son kez gezdirdikten sonra, "sana 'kimse seni benim kadar sevemez' diyen adamlar olacaktır. onlara benden bahset." dedi ve posteri aşağı bıraktı.
öyle yapması gerekiyordu, çünkü; her veda son bir cümleyi hak eder.
ismail her yerini benzine buladıktan sonra, artık batmakta olan güneşin turunculuğuna baktı uzun uzun. zaten tüm insanlar üzerlerinde sayılar yazan banknotlara odaklanmışken, ancak bir deli farkedebilirdi güneşin uzay boşluğuna bıraktığı gözyaşlarını.
ismail kibriti aleve verdikten sonra çalışmayan beyniyle son kez düşündü.
"anka kuşları." dedi.
"küllerinden tekrar doğabilmek için yanmak zorundalardır."
annesinin koluna girmiş ufak bir çocuk polis kordonunun arkasında tüm bu cümbüşe anlam vermeye çalışıyordu. annesi; "yatalak rukiye'nin oğlu deli ismail kendi canına kıyacakmış." haberini aldıktan sonra oğlunu da yanına alıp apar topar koşmuştu inşaata. bir kaç dakika sonra, toplanan insanlar alevler içindeki ismail'in 5. kattan süzülüşünü izlerken, küçük çocuk büyülenmiş gözleriyle; "anka kuşları." dedi. "gerçek olduklarını biliyordum."
https://www.youtube.com/watch?v=gGGWN2T-Nno
19.10.14
kim bilir ?
kim bilir biliyor musun ?
sonbahar'da çiçek açan ağaç bilir.
yavrularını kaybetmiş sokak köpeği bilir.
mezardaki babasının üzerine toprak atan çocuk bilir.
sevdiği başkasına sarılırken parmaklarını sigaralarla saran adam bilir.
uyuşturucu bağımlısı bilir.
ilaç içmeden uyuyamayan bilir.
duvarlarla konuşan bilir.
vazgeçen bilir.
ölen bilmez,
ölemeyen bilir.
giden bilmez,
geride kalan bilir.
ve tüm bunlardan ötürü;
ağlayan bilmez,
gözyaşlarını tutmak için yumruklarını sıkan bilir.
kimsenin hayalleriyle oynamayın.
hayalleriyle oynadıklarınız bir gün hayatınızla oynayabilir.
16.10.14
ruh hastalarına hitabe.
bu yazı baştan sona kadar nefret dökerek ve bolca küfür ederek yazılmıştır. "hasiktir lan oradan." şeklindeki cümlelerinizi şimdiden hazırlamanız tavsiye edilir.
merhaba.
adım mert.
16 yaşındayım.
16 yıla 46 yıllık hayat sığdırdım.
"ayın 19'unda intihar ediyorum" diyerek takvim işaretlediğim günler oldu.
beynimdeki gürültüyü bastırmak için parmaklarımda sigara da söndürdüm.
tüm üzüntüleri hapsetmek için sol elimin serçe parmağını aylarca uzattığım da oldu.
son üç cümleden de anlayabileceğin üzere ruh hastasının biriyim.
ama bu ruh hastası bir şeyler öğrendi.
bu hayatın ne boka derman olduğunu.
dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunu.
ve charles darwin'e inat insanların giderek orospu çocuğuna evrildiğini.
başlıyoruz okuyucu. hazırlan.
insana hep mutlu olması gerektiği söylendi. gerekirse mutlu olmak için birilerinin üstüne basıp yükselmesi gerektiği, türlü oyun, hile ve yanlışlarla herkesin hayallerini siktir edip kendini ön plana atması öğretildi.
ben bugün burada, bu ipsiz sapsız cümlelerle karşı çıkıyorum ulan bu dünyaya. alayına gidiyorum, kralına gidiyorum ulan. ve dönüp arkama bakmıyorum bile.
mutluluk önemli mi lan bu kadar ? insanın hayatı boyunca yapması gereken en önemli şey aynaya baktığında sırıtan bir yüz görmek mi ? evet diyorsan eğer, senin de amına koyayım. değil ulan değil. asıl güzellik senin kahkahalarında değil, oluşturduğun tebessümlerde saklıdır. kaç yüzü güldürebildiysen o kadar delikanlısın bu hayatta. kaç dilenciye cebindeki harçlığını verdiysen bir an bile "ya bana lazım olursa" diye düşünmeden, kaç sokak kedisinin başını okşadıysan bir an bile "ya elim kirlenirse" diye düşünmeden, o kadar adamsın. geri kalan herşeyinse tekrar ve tekrar amına koyayım.
yetmedi mi lan ? dünyanın senin etrafında döndüğünü düşünerek geçirdiğin günler yetmedi mi ? artık biraz da olsa gör etrafını. biraz da olsa çevrendeki yaşamaya çalışan varlıkları gör. çünkü asıl mutluluk burada yatıyor. cebinde bir milyar ile bir gece kulübünden çıkmak seni bir skim yapmaz. ama bir liraya alıp bir sokak çocuğuna verdiğin simit çok şey yapar.
farkına var artık lütfen.
farkına var ulan.
hem, neyin var ki kaybedecek ?
neyin kaldı ki ?
neyi kaybetmek korkusuyla hala bu kadar sıkı sıkıya sarılmışsın kendi dünyana.
eğer kaybedecek bir şeylerin varsa hala, burada işin yok zaten senin. burası sabaha karşı balkonda üşüyerek gizlice sigara içenlerin mekanı. tüm cümlelerim de onlar için.
"hiçbir şeyi kalmamış adamdan korkulur, oyun son bulur, kimse sana sordu mu ?" diyor bir adam bir şarkıda. tam bu iki cümle kadarsın işte lan. tam bu iki cümle kadarız.
düşün bi. tam şu an bu satırları okurken kafana göktaşı düşebilir. herhangi bir patlama olabilir ya da kalp krizi geçirebilirsin. ölebilirsin yani her an. herhangi bir saniye içinde tek laf bile edemeden can verebilirsin. gazetelerin üçüncü sayfalarındaki insanları düşün. her saniye onlardan biri olabilirsin.
e peki soruyorum şimdi sana. ölüme bu kadar yakınken nedendir hayatına bu denli sıkı sıkıya sarılman ?
neyin kaldı sanki ?
canından başka neyin kaldı ?
sana burada "anı yaşa dostum" gibi sikindirik tavsiyeler vermeyeceğim. ama farkına var lan. bi skim değiliz bu dünyada. gir internete nasa'nın çektiği fotoğraflara bak. dünya nokta kadar. onun içinde yaşayan bizler ise daha da ufağız. hayatlarımız bizden de ufak. karıncalardan bile küçüğüz ulan. bakterilerden, mikroplardan bile daha küçüğüz. bir skim değiliz ve bağırarak söylüyorum ki en büyük insan bile bir skim değil. kendimize hayali dünyalar yaratıp içlerinde yaşıyoruz, sonra gerçekler yüzümüze çarpınca apışıp kalıyoruz. bir şiirden, bir şarkıdan, bir sigaradan öte değiliz. işte tam da bu nedenlerden ötürü ölene kadar yaşayacak ve ölüp unutulacağız. öneme sahip olan tek şey ise toprağa karıştıktan sonra mezarının başında kaç insanın buruk tebessümler ve gözyaşlarıyla hatırlayacağı seni.
"çünkü ne kadar mutlu ettiysek o kadar yalnız kaldık" demiş cemal süreya.
yanlış değil, eksik.
biz ne kadar mutlu ettiysek o kadar insan olduk.
dediğim gibi, adım mert.
ben bir filozof değilim. bir yazar değilim. bir skim değilim. aranızda yaşayan bir ruh hastasıyım.
aynı senin gibi.
ama senden tek farkım dünyanın boynu büküklüğünün farkında olmam. ve seni de çağırıyorum buraya.
gel lan.
şu an ki halinden daha fazla mutsuz olamazsın zaten.
en kötü neşet baba'dan bi türkü açar, birer sigara yakarız.
ama içten içe, kimseyi yarı yolda bırakmadığımızı, kimsenin umutlarıyla oynamayıp hayallerini deşmediğimizi biliriz.
mutsuz insanlarız.
ama bu kahpe gezegende yaşayan 7 milyar kahpe insandan daha fazla insanız.
bağırın ulan biz daha ölmedik diye !
7.10.14
merhaba ben yaşar.
merhaba ben yaşar. yaşımı bilmiyorum. boyumu da bilmiyorum. kilomu da bilmiyorum. zaten ben pek şey bilmem. sakallarım var. baya gürler. sigara kullanıyorum, alkol bi de. beni görenler evsiz diyor. arada yemek veren de oluyor. para veya.
dediğim gibi benim adım yaşar.
aynı o romanın ismi gibi hayatım.
"yaşar ne yaşar ne yaşamaz."
yalnız ben böyle söyledim diye beni kimsesiz sanmayın ha ! kızım var benim. ismi bile var hatta. kimseye söyleme ama bak. sır çünkü.
yağmur ismi.
benim bi kızım var.
17 yaşında.
yani kızım var, ama aslında yok. var ama yok yani.
17 yaşında.
saçlarının başak sarısı annesinden. gözlerinin okyanus mavisi de annesinden. ben çirkin bi insanım, o yüzden kızıma bırakacağım tek şey beşiktaş.
yani bırakabilecek olsam öyle yapardım.
ama kızım yok.
adı yağmur.
kendi yok.
karım var ama. hatta çok güzeldi karım. kızımda çok güzeldi. annesi gibi. başak sarısı ve okyanus mavisi. ama kızım yok. çünkü karım beni terketti.
ama karım niye terketti beni ?
sorman lazım.
sor.
beni dövdüler çünkü. çok fena dövdüler. ağlamadım. beni öldüresiye dövdüler ama öldüremediler. tebrik et beni. çünkü ölmeyi kendim başardım.
bana sopalarla vurdular, coplarla, demirlerle. tazyikli suyla ıslatıp dövdüler. su çok soğuktu. karımın gözleri sıcacık. su çok soğuk. iki kere boğuldum. bir kez karımın gözlerinde, bir kez de hücremin köşesinde.
osman'a elektrik verdiler.
öldü.
kafasından dumanlar çıktı.
bana da verdiler elektrik.
ölmedim.
elektrik kötü. can acıtıyor.
karım kadar değil ama.
karım beni terkettiği için kızım yok.
beni dövdüler çünkü.
çok kötü dövdüler.
kafama vurdular. koluma sonra. bacaklarıma. bacaklarımın arasına bi de. çok acıdı.
6 diş bıraktım o hücrede.
3 litre kan.
karımı çok özlüyorum. kızımı bi de.
beynimde iki kadın.
gözümde iki damla yaş.
bana o hücrede yaptıklarını ben anneme söyleyemedim. umarım bana işkence edenler annelerine yaptıklarını söyleyebilmiştir.
canım çok acıyor.
kızım öldü.
kızımı öldürdüler.
kızım kafamın içinde.
kızım beynimde.
kızım öldü.
yağmur öldü.
kızımı öldürdüler.
karım beni terketti.
çünkü ona bir evlat veremem.
çünkü beni dövdüler.
çünkü bacak arama vurdular.
canım çok acıdı.
elektrik verdiler.
canım çok acıdı.
kızım öldü.
şimdi şarap içiyorum. çünkü karım yok. karım olmadığından kızım da yok. 17 yaşında değil yağmur. yağmur yok. yağmur beynimde. kızım beynimde. beynimde bebek var.
ben yaşar.
ne yaşar ne yaşamaz olanından.
benden evladımı aldılar.
karım beni terketti.
beni çok dövdüler.
yağmur öldü.
ben ölemedim.
yağmur yağdı.
ben ölemedim.
kızım beynimde.
beynimde bebek var.
kızım öldü.
ben öldüm.
kimseler; evsiz yaşar abinin 80 darbesinde, adını bile bilmediği bir örgütün üyesi olmak suçundan tutuklandığını ve hücresindeki işkenceler sonucu kısır kaldığını bilemedi. kimseler; karısının, ismini yağmur koyacakları bir evladı olmayacağı için yaşar abiyi terkettiğini bilemedi.
evsiz yaşar dediler.
kimseler hikayesini bilmedi.
herkesin gözyaşının hikayesi farklıdır.
ama yağmurun altında,
tüm gözyaşları aynıdır.
hacı özkan'a, işkencelerde öldürülmüş tüm insanlara, işkencelerde ölemeyip, bir daha yaşayamamış adamlara.
ama onlardan da çok, bu kahpe düzene ve başta "beslemeyip de asan" herif olmak üzere, bu kahpe düzenin evladı olan tüm orospu çocuklarına armağanımdır.
selametle.
27.9.14
gündüz çorbacı, gece meyhane.
tüm bunlar,
irislerine baktığımda
sessizce ağlayan bir derya
gördüğümden oldu.
sonra sen, madam
yüzüme bile bakmadan,
umursamazca gittin,
hayatımdan oldum.
ama sen yine de,
delirdim zannetme.
sakın
delirdim zannetme.
belki biraz delirdim,
sokak kedileri kadar.
ama gerçek şu ki;
ben sana aşık oldum,
özür dilerim.
affet be.
cebindeki son parayı bir dilenciye vermiş insanlara yoksulluk koymaz. yüreğindeki son umut parçasını bir vefasıza emanet etmiş insanlarınsa içindeki acıyı göz altlarından anlayabilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=O1IAn0nYiIU
23.9.14
gözleri intihar mavi.
sol elinin işaret ve orta parmakları arasında hep bir sigara vardır müjgan'ın. müjgan insanları sevmemesi gerektiğini kendinden nefret etmeye başladığında öğrendi. bu yüzden kömürden az geridedir onun ciğerleri.
sol kaşının altında bir gözü vardır müjgan'ın. görmek istemediklerine gözlerini kapayabilmeyi, alevi olduğu için kızının önünde bıçaklanıp öldürülen babasından öğrendi. bu yüzden bir bıçakla yerinden çıkardı sağ gözünü.
tam duygularının içinde bir yerlerde bir aşkı vardır müjgan'ın. hüznünden şiir yazmayı, aşık olduğu adam onu "çirkinsin" diyerek reddettiğinde öğrendi. bu yüzden 19 tane hiç yayımlanmayacak kitap yazdı.
göğüs kafesinin sol yanında bir kalbi vardır müjgan'ın. kalp kırıklığından ağlamayı, kalbi ağlamaktan ortadan ikiye kırıldığında öğrendi. bu yüzden kolları hep faça izleri taşıdı.
odasının tavanında asılı bir ilmiği vardır müjgan'ın. ölmesi gerektiğini yaşayarak öğrendi. bu yüzden kalbi durduğunda ilk ve son kez gülümsedi.
http://www.youtube.com/watch?v=VYCOg-yglNM
iy'ye selamlar.
16.9.14
sözün bittiği yere kamp kurdum.
"hocam bu intihar gerçek hayatta ne işimize yarayacak ?"
bir boka yaramasa da bir gece bileklerini kanatacak.
gözlerimi bağladılar,
"körebe oynayacağız" diye.
oyun bitti,
ellerimde kalmadı bir elveda bile.
hayat bayağı kısa.
kimsenin kuşları iplediği yok.
ben öldürüldüm.
katilimin gözleri okyanuslar kadar tok.
https://www.youtube.com/watch?v=RkngGdFd-RQ
3.8.14
benim adım insan.
anlatamazsın parmaklarının arasındaki sönmeye yüz tutmuş sigarasıyla yıldızları izleyen adama hayatın güzelliğini. anlatamazsın umudun ne demek olduğunu ona. sabah uyanıp aynada kendine gülümsemeyi. saçlarını güzel bi şekle sokup caddelerde dolaşmayı. anlamayacağından değildir ama. anlayabilecek, inanabilecek gücü kalmadığındandır.
ki sen; hala inanıyorsun kuşların cıvıltılarıyla süslenmiş bahçelerin yeşilliğine. ki inancın var halen ilkbaharlara. hafiften esen serin meltemlere güveniyorsun sen. farkında değilsin ama hangi ağaçların meyve veremeden kuruduğunun. farkında değilsin kanatları isteminin dışında kökünden koparılmış kartalların çığlıklarının. polyanna bile mahallesinin kuytu köşelerinde esrara vurdu kendini. güzel günlere olan umutlar öleli çok oldu.
sen zannediyorsun ki eski defterleri açıp, çektiğin acılara bakarak gülebileceğin günler gelecek. zannediyorsun ki tebessüm edebileceksin geride bıraktığın karanlık zamanlara. aslında edeceksin, evet. bir gün güleceksin yaşadıklarına bakarak. ama o gün her şey düzeldiği ve tüm üzüntülerinden kurtulduğun için oluşmayacak gülümsemen. gelip; öyle bir yangın çökecek ki tam yüreğinin orta yerine, 'bundan öncekiler sadece kıvılcımmış' diye acı acı güleceksin.
gerçeği biliyorum zannediyorsun ya hani, farkındayım bir şeylerin diyorsun ya kendi kendine, yalan oğlum hepsi. yalan lan. senin gerçeklerin yok. senin gerçekle sınanmamış yalandan hakikatlerin var. gerçeği kaldıramazsın sen.
bak kaç çocuğu öldürdüler bugün ? kaç adam bi sinir kriziyle izledi işgalci askerler tarafından tecavüze uğrayan karısını ? kaç evlat babasının üzerine kürek kürek toprak boşalttı ? sayabildin mi ? sayamadın di mi ? sayamadın lan tabi. sikinde bile olmadı. aklına bile gelmedi ben bunları söyleyene kadar. beyninde bir miligram yer etmedi di mi. etmedi tabi. bu dünyada milyarlarca yok olmuş insan var lan. hiç mi utanmıyorsun hayal kurarken ? hiç mi utanmıyorsun arkadaşlarınla oturup gelecekteki güzel günleri düşlerken ?
eğer çekmiyorsa ilgini bir sokak çocuğunun çöp konteynırlarının arkasında döktüğü gözyaşları, dön bak yüreğine. sok gözlerini göğüs kafesinin sol yanına. bak oraya. kaç boşluk var yarayla doldurulacak ? kaç boşluk var acıyla parsellenecek ? sayamıyorsun di mi ? o kadar çok boşluk var ki sayamıyorsun di mi lan ? siktir git bak lan aynaya. düşün, kim kıracak umutlarını acımasızca tam orta yerinden ? daha kimler yok edecek seni ? mezara girmeden kaç kez daha cinayetin işlenecek söyle lan bana. ne skime yarar lan umutların ? ne skime yarar hala bir şeyleri planlaman kafanda ? bu dünya bok yuvası anlasana oğlum. tuvalette ümitli olamazsın.
işte bu yüzden bırak artık potansiyel intiharları engellemeye çalışmayı. intiharı engellenen insanların gelecekte çok daha fazla kez öldürüleceğini biliyorsun çünkü artık.
yapılacak hiçbir şey yok. beslenecek hiç ümit kalmadığı gibi. ama sen yine de yavşakça, yalandan akan gözyaşlarına inat, öfkeyle haykır bi gece vakti tam karanlığın göbeğine;
"benim adım insan.
bizim adımız insanlar.
ben birini öldürdüm.
beni öldüreni de başka biri öldürdü.
biz yedi milyar katiliz.
ciğerler kanatan.
ve hala yaşıyoruz.
hem de hiç utanmadan."
http://www.youtube.com/watch?v=15mUE4VC_5U
21.7.14
bizden bi sik olmaz.
-la olum neşet açma lan. sigara bitiyo.
+hee, yapma yaaa. bi daha laf söyle neşet baba'ya da vurayım yumruğu sıfatına.
-ondan demiyom lan göt köpürme hemen. laf söyler miyim babaya. dinliyoz dinliyoz efkar vuruyo, duman altı oluyoz. cepte para mı varda içiyoz sigarayı kafamıza göre ? sabahta torikcilik yap işin yoksa.
+para. para di mi be sülo. her skin ilacı para. iki cigara içecez o bile para.
-para tabi amcık. sen ne sandın. ciğeri olmuş herkesin para.
aa para dedin de ne hatırladım lan. geçen ne oldu biliyon mu ? hani bizim liseden sedo vardı hatırladın mı ?
aa para dedin de ne hatırladım lan. geçen ne oldu biliyon mu ? hani bizim liseden sedo vardı hatırladın mı ?
+hangi sedo lan? ne sedosu ?
-lan sedat lan sedat. inek sedat, gerizekalı herif. dalga geçiyoduk ya lan paso ? hatırlamıyo musun ?
+la bu halıcı vardı eski mahallede, fazıl dayı. onun oğlunu mu diyon ? şeşbeşin biriydi hani.
-he lan he. fazıl dayının oğlan.
+haaa tamam hatırladım lan hatırladım. ee, hayırdır ne olmuş ona?
-he lan he. fazıl dayının oğlan.
+haaa tamam hatırladım lan hatırladım. ee, hayırdır ne olmuş ona?
-geçen aşağı mahalledeki tekele inerken onu gördüm lan. başta tanıyamadım ama ayıktım sonra. arabadan indi bi tane. yalnız bi araba vardı altında var ya, pii. takımı da çekmiş tabi simsiyah. jilet gibi herif. bi koşu gittim yanına. korktu bi anda, irkildi. bozuk para çıkardı lan cebinden. üstümüzü yırtık pırtık görünce dilenci sandı puşt. dedim paran sana kalsın, süleyman ben liseden, tanımadın mı lan ? şöyle bi durdu. sonra; "haa, tanıdım. süleymandı di mi ?" dedi. suratta bi havalar, bi forslar. "lan" dedim içimden, "amına koyim senin de, paranın da, havanın da." döndüm arkamı yürüdüm gittim. amcık gibi kaldı öyle.
+heeheeeyt be. lan götü boklu sedat bile para vermeye kalkmış sana. kes şu sakalları gözünü seveyim. harbiden, param olsa acıyıp sana vericem lan. şu tipine bak teke taşağına döndün hahahaha.
-he amına koduğum he. bazen var ya çok boş konuşuyon mahir.
+hea. boş konuşuyom. doğru. boş konuşuyom. olum var ya ben eskiden çok dolu konuşurdum sülo. içim dolu değildi çünkü o zamanlar. tersine işliyo olay. için doldukça söylediklerin de, bakışların da boş kalıyo zamanla. o zamanlar ben konuştum mu dinlerdi herkes. böyle ağızlarını açar bakarlardı ne diyecek acaba diye. sonra ilk tokadı yedik hayat denen ibne oğlundan. bi daha da çıkmadı zaten sesimiz. bizim sesimiz çıkmadıkça da vurdukça vurdu. şamar oğlanı olduk.
-mahir, gece gece derinlere girme la. boğuluruz.
+boğulduk ki zaten amına koyim. bak şu halimize. 35'ten sonrasını saymadım ben ama 40'ı geçtik büyük ihtimalle. bu yaşta adamlar çocuklarını büyütmüş, üniversite okutuyor lan. biz ne yapıyoruz ? her gece sabaha kadar şarap içiyoruz.
-siktir et be olum. en azından eğmedik başımızı.
+eğmedik di mi lan?
-eğmedik tabi. nokta kadar menfaat için virgül gibi kıvrılmadık.
+sülo, neyiz la biz?
-ne demek neyiz? o ne biçim soru lan?
+neyiz yani. kimiz biz ? neyiz ?
-la olum senin kafan mı oldu la? ne sikko sorular soruyon.
+lan diyom ki kimiz biz, niye varız bu dünyada salak herif. onu soruyoz.
-heaa. öyle desene lan. benim adım süleyman, sen sülo diyon. senin adın da mahir. ben mahir diyom. ama detaylı cevap istiyosan biz dünyanın en büyük anarşistleriyiz.
+ne anarşiki lan? komünist komünist konuşma amına koyim sivil denk gelir tutarız başı.
-la olum bi sus da dinle la bi sus la. bak şimdi, biz dünyaya dikine gitmiş adamlarız olum. sen dün ne demiştin lan ? ne olmak istiyodun çocukken ?
+doktor.
-nesin şu an ?
+berduş.
-heh işte. doğdun. anan baktı sana. dedi ki bunun kaşları aynı dedesi. baban baktı sonra. dedi ki burnu da babama benziyo. sonra halan aldı seni kucağına. dedi ki ağzı aynı amcasına çekmiş. sen doğduğun dakikadan itibaren birilerine benzetilmeye başladın.
sonra okula yazdırdılar seni. öğretmen geldi. açtırdı kitapları. başladı. "çocuklar; atatürk olun. kanuni sultan süleyman olun. selahaddin eyyübi olun. bunlar fazla geliyosa da doktor olun, öğretmen olun, mühendis olun." koydu kafaya herkes. seçti bir şeyler olmayı, ben bu olucam, sen bu olucan dedi. sana bi şey söyliyim mi ? en büyük yanlışı da "ben tır şoförü olucam" diyen çocuğa "salak mısın, tır şoförü ne lan" diyenler yaptılar.
zaman geçti sonra. geldin liseye. dedin ki "ben kimsenin söylediği, olmamı istediği kişi olmayacağım. ben deniz gezmiş olucam dedin. ben kaypakkaya olucam dedin." bunları kafandan kurarken rahatça, düşünemedin ama deniz gezmiş'in de senin yaşında lenin olmak istediğini. zannettin ki özgürsün, zannettin ki özgünsün artık. zannettin ki kurtuldun parmaklıklardan. oysa hani o yazar elemanın dediği gibi, sadece zincirini biraz uzun tuttular.
sen hep onu olucam, bunu olucam derken, aslında kim olman gerektiğini düşünemedin lan.
biri ateist oldu, biri müslüman.
biri komünist oldu, biri faşist.
biri ben siyahım dedi, biri ben beyaz.
ama kimse kendi yolundan gidip, gerekirse o yolda ölmeyi seçmedi lan.
aslında olman gereken tek şey kendindi.
ama aklından çıktı bu.
evet. herkes bi şeyler oldu.
ama kimse kendi olamadı.
işte bu yüzden dünyanın en büyük anarşistleriyiz biz la. insanlığa baş kaldırmışız.
+lenin kim lan?
-boşver mahir. eskiden yaşamış lavuğun biri.
+hee. biliyomdur aslında da unutmuşumdur yoksa ben çocukken hep pek iyi alıyodum la okulda.
-doğrudur mahir.
+sülo, bizden bi sik olmadı di mi.
-doğrudur mahir.
+sülo, bizden bi sik olmadı di mi.
-bizden bi sik olmadı mahir. ama gidip de sik gibi insanlar da olmadık.
+senin canın sağolsun.
-senin de canın sağolsun.
https://www.youtube.com/watch?v=QSwmMh4Ww74
28.6.14
dumanlı ve yorgun.
"ağır bi tütün gibi öksürttü seni hayat"
delilikle dehalık arasındaki ince çizginin en güzel örneklerinden biri sevmekle nefret etmek arasında bulunur.
hüznünün sebebi olan varlık aynı zamanda hüznünün ilacıysa
ne yapabilirsin sabaha karşı kuytu köşelerde gizlice sigara içmekten başka ?
bir skim yapamazsın.
"başkasının dertleri de başkasına komik"
bir insana
küfredebilirsiniz.
bir insanı
dövebilirsiniz.
ve hatta bir insanı öldürebilirsiniz.
ama hepsinden büyük
bir şey var.
insanı en ağır düzeyde yok edebilmek için
acılarını küçümseyin. hüzünlerini dalga malzemeniz yapın. emin olun, 14
yerinden bıçaklanmak ne demekse, üzüntünün küçümsenmesi de aynı şeydir. justin
bieber konserine gidemeyen 13 yaşındaki
bir kızın yağmur misali yağan göz yaşları da üzüntüdendir; patlayan bombalardan
sonra ailesinin hayatta kalan son ferdi olan 13 yaşındaki ırak'lı
kızın donuk bakışları da. önemli olan üzüntünün ne olduğu değil, boyutudur.
herkesin farklı hayatları var. herkesin hayatının acısının boyutu da farklı.
terk edilmekte acıdır bu arada. büyük bir acıdır. güzel bir
acıdır.
hem her koyun kendi bacağındaki eklem sayısı kadar asıldı
hayatta.
"ciğerlerim varoşlardan biraz daha mağdur"
bir adam saçlarının
kokusunu içine çektiği kadını kaybettiği gün sigarayı icat etti.
"sokaklar bizim gibi piçlerle dolu"
piç babası belli olmayana denmemeli, katili belli olanlara denmeli. katilim belli benim. failim meçhul değil. herkesin bir öldüreni olur hayatta. birini babası öldürür, birini ağabeyi. birini en yakın dostu öldürür, birini sevgilisi. kesin olan tek şeyse katillerin hep en çok sevilenler olması. milyarlarca piç var dünyada.
dün gece bir futbol
maçı izledim. tanıdığım insanlar futbolcuydu. topun üzerinde de mutluluk
yazıyordu. 0-0 eşitlikle devam eden maçta herkes topun peşinden koşuyordu.
ben tribündeydim.
sevdiğim insanların maçı kazanmak için birbirlerine
attıkları dirsekleri gördüm. tekmeleri, çelmeleri. kırmızı kartı erken görmüş
olmak umurumda değil. en azından katılmıyorum çirkef hareketlerine. onurlu bir
şekilde yüzüğündeki zehri içen yıldırım bayezid'im.
kaybettim, ama düşmedim.
"fahişelik en eski meslek be yavrum.
gururu zarı gibi esnek bi hatun,
bense güneşe ateş eden o garip haydut"
görüşürüz.
26.6.14
azrail'in hikayesi.
sonra bir gün geldi tarihe.
ve o gün bir emir geldi azrail'e.
iki sevgilinin canını alması emredilmişti.
ölüm indi yerküreye.
dolaştı dört bir yanı,
buldu aşıkları.
öyle güzeldiler ki,
ölüm tebessüm etti.
öyle mutluydular ki,
ölüm tereddüt etti.
öyle aşıktılar ki,
ölüm, öldürmeyi reddetti.
sırtında milyarların son sözlerini taşıyan yalnız melek bir köşeye çekildi.
karanlığın en derini azrail'in o ince boynu bir ilmikte dansetti.
ölüm intihar etti.
kimse ağıt yakmadı,
kimse üzülmedi.
ve o gün bir emir geldi azrail'e.
iki sevgilinin canını alması emredilmişti.
ölüm indi yerküreye.
dolaştı dört bir yanı,
buldu aşıkları.
öyle güzeldiler ki,
ölüm tebessüm etti.
öyle mutluydular ki,
ölüm tereddüt etti.
öyle aşıktılar ki,
ölüm, öldürmeyi reddetti.
sırtında milyarların son sözlerini taşıyan yalnız melek bir köşeye çekildi.
karanlığın en derini azrail'in o ince boynu bir ilmikte dansetti.
ölüm intihar etti.
kimse ağıt yakmadı,
kimse üzülmedi.
10.6.14
uçuruma doğru depara kalktık.
'elimde çok fason bi şarap,
çocukluğuma veda ettim son hızla koşarak.'
en çabuk olgunlaşan adamlar hep çocuk kalabilmiş olanlardır.
'bugün basit yazmak istiyorum
çünkü gücüm yok, düşündükçe anladım ki hep boşa lan.'
dünya mutlu olabilmek için fazla mavi.
yüzeyinin dörtte üçü de gözyaşıyla kaplı.
26.5.14
sismograf.
hayatındaki tüm olayları sol elinin serçe parmağının tırnağına bağlayan bir adam tanımıştım. çocukken kendini bir şekilde tüm kötülükleri tırnağına hapsedebileceğine inandırmış. bu yüzden tırnağını uzatırsa iyi şansın hep yanında olacağını düşünüyordu. on ayak; dokuz el tırnağı, dibinden kesilmiş haldeyken sol elinin serçe parmağının tırnağı bir direnişin sembolü gibi ayakta duruyordu. ama bu adam iki ayda bir kesiyordu o tırnağını da. "iyi şansın kaybolacak ama" dediğimde; "her insanın hayatını zaman zaman boka batırmaya ihtiyacı vardır." dedi. "yoksa kazandığımız mutlulukların farkına varamayız."
adam, 3 yıllık nişanlısının onu terkedip başka biriyle italya'ya kaçtığını öğrendiği günün gecesi sol serçe parmağını kökünden kesti. parmağını acilde diktirmesinin üzerinden iki buçuk ay geçti, babası öldü. o da sol elini bir satırla bileğinden kopardı.
o adam bu törpüyle delirdi.
hayatındaki tüm sevinçleri beşiktaş'a bağlayan genç bir erkek tanımıştım. çocuk sayılacak yaşlardan beri deplasman maçlarına gidiyordu. inönü'nün kısımlarını büyüdüğü sokaktan daha iyi bildiğine bahse girerim. genç adam hobi olarak stadyum da maç izlerken tezahürat yapmayan taraftarları dövüyordu. takım hakkında, gelip gitmiş tüm teknik direktörlerden ve yöneticilerden daha bilgiliydi. "takımın ne zaman kazanıp ne zaman kaybedeceğini, maç skorlarını bile tahmin edebiliyorsun. bari bir kaç kupon yap da cebine para girsin." dediğimde; "sahip olduğun yegane değerini bir şeyler kazanmak için kullanırsan uğruna ölebileceğin hiçbir şey kalmaz." dedi. "bir şeyler için ölemeyecek kadar zayıfsan sonsuza kadar yaşayarak lanetlenmelisin."
beşiktaş'ın şampiyon olduğu sene genç adam son maçta 17 tane meşale yaktı. meşale sayısının fazlalığı hayatı boyunca bir daha hiçbir spor karşılaşmasını izleyememesine neden olacak bir cezaya sebep olsa da yaptığından memnundu. beşiktaş'ın liverpool'dan sekiz gol yediği maçın ertesi günü kendini beyoğlu'nda yaktı.
o adam 2. yarıda delirdi.
hayatının tüm amacını kedilere bağlayan bir kadın tanımıştım. tek göz odalı evinde 23 farklı kediyle birlikte yaşıyordu. kedilerle beraber uyuyor, onlarla beraber yemek yiyor, onlarla sohbet ediyor ve bazen kedilerle birlikte tuvalete gidiyordu. herhangi bir kedi mamasının markasını sadece koklayarak anlayabiliyordu. bir gün "catwoman" olarak batman filmlerinde oynayabileceğini düşünüyordum. "güzel ve alımlısın. neden hayatını bu hayvanlarla heba ediyorsun ?" dediğimde; "tüm insanlar hayatlarını başka insanlar için heba ediyor. birilerinin kedilere bir kaç heba olmuş hayat borcu var. hem insanlar güzel kıyafetlerinin içinde midemi bulandıracak kadar kötüler. oysa kediler kirli kürklerinin içinde tertemiz varlıklar." dedi. "biliyor musun, asıl nankör olan konuşamayan bir canlıya 'nankör' lakabını takan insanlıktır."
en sevdiği kedisi léon'un karnını ara sokakta iki başıboş doberman pençeleriyle ikiye yardığında kadın evdeki tüm kedilerini dışarı atıp başıboş dobermanları sahiplendi. evdeki ve kadındaki kedi kokusundan hoşlanmayan dobermanlar 1,5 hafta sonra kadının iki bacağını parçaladığında bacaklardan geriye kalanlarla sokak kedileri kendilerine ziyafet çekti.
o kadın bu petshopta delirdi.
hayatını diğerlerinin hayatlarını seyrederek geçiren birini tanımıştım. içindeki karanlıktan kurtulmak için daha önce tanıdığı insanları başkalarına tanıtıyordu. genç yaşına rağmen kendini bir bağ-kur emeklisi kadar yorgun hissediyordu. önünde yıllar olmasına rağmen son sezonunu geçiren tecrübeli bir futbolcu kadar yolun sonundaydı. ilk kez eline kalem alıp düşündüklerini kağıda döktüğünde rahatladığını hissettiğini görünce heyecanlandı. elinde kalem olmadığında ne kadar boğulmuş hissettiğini görünce korktu.
o adam bu blogda delirdi.
https://www.youtube.com/watch?v=Z-7TRVsArgI
7.5.14
romeo ve leyla.
"bütün konuşulacaklar konuşuldu. bütün hissedilecekler hissedildi. şimdi susma vaktidir." dedi azil gözyaşlarının süzülmesini engellemeye çalışarak. "bunlar son sözlerim. bunlar karşında aldığım son nefeslerim. yalan yok. sahip olduğum en güzel renktin sen. çok farklı şeyler hissetmiştim sana karşı. ama 'hissetmiştim'. geçmiş zamana karıştık. o defter kapandı. açılmamak üzere. bu sana vedam. kendine iyi bak."
mualla'nın beyni azil'in ağzından dökülenler karşısında hangi gözden yaş üreteceğine karar veremedi. bu yüzden ağlamadı mualla. mualla'nın beyni azil'in söyledikleri karşısında hangi perdeden bağıracağına karar veremedi. bu yüzden sustu mualla. azil arkasını dönüp sert adımlarla ilerlerken, mualla sadece izledi. hayatta 19 yıl ve 364 gün geçirmiş mualla, ömrünün bir kaç dakikasını, "ömrünün anlamının" arkasını dönüp sonsuza kadar gitmesine ayırdı.
azil gördüğü ilk ara sokağa daldı. nefes almakta güçlük çekiyordu. astımı olmayan bir insanın; açık havada, yorulmadan nefes almakta güçlük çekmesi tehlike çanlarının yüksek perdeden 26 kez vurulmasına eş değerdir. azil tozlu kaldırıma çöktü. gözleri, oturmadan önceki 2 saniyelik süreci etrafa bakmaya ayırdı. ara sokağın tamamen boş olduğunu beyne iletti gözler ve azil'in kaba eti kaldırıma değdiği an iki göz aynı anda birer yaş damlasını yer çekiminin etkisi altına bıraktı. azil ses çıkarmıyor, inlemiyor, yırtınmıyor sadece ağlıyordu. karşısına bakıyor ve ömrünün 22 saniyesinde, "ömrünün anlamını" hayatından nasıl sildiğini düşünüyordu. yaptığı son derece doğruydu. yaptığı son derece yanlıştı. yaptığı son derece sevgiydi.
mualla 1342 adımda evinin kapısına vardı. son 200 adımını hızlı atmıştı çünkü caddeler kalabalıktı ve mualla'nın gözleri caddelerden çok daha kalabalıktı. kapıdaki deliğe anahtarı sokması ve içeri girip kapıyı kapatması arasındaki 6 saniyelik süreçte mualla ilk gözyaşı damlasını 170 santimetre yukarıdan halının üzerine bıraktı. yere hızla çarpan gözyaşı gözden çıktığı anda, içinde barındırdığı "bir insanın yok oluş anını" bırakmış ve düz bir tuzlu su damlasına dönüşmüştü. mualla hiç ses çıkarmadan en yakın koltuğa oturdu. mualla hiç hıçkırmadan sadece ağladı. mualla ruhunu baklava desenli bir halıya gömdü.
azil'in ara sokaktaki kaldırımda geçirdiği 17,5 dakika içerisinde hiçbir insan sokağa girmedi. beyni yarım saliselik bir an için şanslı bir günde olduğu düşüncesini üretti ve kalbi çeyrek salisede bu fikri yok etti. gözlerini ellerinin tersiyle sildi. ara sokaktan çıktı ve caddeden geçen ilk taksiyi durdurdu. azil evin kapısına vardığında taksimetrenin kırmızı çubuklarla oluşturduğu sayının 4,90 TL fazlasını vererek arabadan indi. taksicinin; "üstü kalsın mı abi?" deyişini hiç duymadı. cevap alamadıktan sonra; "manyak mıdır nedir" dediğini duymadığı gibi. azil evin kapısına ulaşana kadar 56 basamak tırmandı. eve girdi ve banyoya yürüdü. lavaboda yüzüne 5 kez su çarptı. aynaya baktı. çökmüş göz altlarından okunan duyguları herhangi bir kalbin kaldırmadığını azil'den önce milyonlarca insan acı bir şekilde öğrenmişti.
mualla uyandığında kaç saattir uyuduğunu düşünmedi. birkaç saniyeliğine o gün ne olduğunu, neden eve gelir gelmez krize girdiğini ve gözyaşları içinde koltukta bayıldığını anımsamadı. o birkaç saniye geçtiğinde ise artık mualla için çok geçti. o an da bir anket yapılsa ve mualla'ya gelecekte ne yapmak istediği sorulsa verebileceği tek cevap "bir daha uyanmamak" olurdu.
azil ellerini ve yüzünü kurulayıp odasına gitti. masasının üzerinde duran acı tadlı tabletlere derin bir bakış attı. ilaçları oldu olası sevmemişti. küçükken hastahaneden nefret eden çocuklar iğnenin vereceği acıdan mı korkuyordu yoksa iğnenin çıkardığı 2 damla kanın üzerinde gördükleri yansımalarından mı? azil yavaş bir şekilde yatağına uzandı.
yaptığı şey hakkında beyninin ve yüreğinin kavgasını dinliyordu. "yapması gerekiyordu. yoksa ne olurdu mualla'nın hali?" dedi beyin yumruklarını sallayarak. acıyan bir bakışla beyni süzen yürek; “ birlikte kurtulabilirlerdi. birlikte devam edebilirlerdi. birlikte yaşayabilirlerdi orospu çocuğu!" diyerek saldırdı beyne. yüreğin çektiği acıyı beyin algılayamazdı ve beynin yaşadığı karmaşadan yüreğin haberinin olması da imkansızdı. azil kitaplığının üstüne baktı yattığı yerden. işte oradaydı gerekenler. 2 gün önce, tüm her şeyi son kez gözden geçirip, kararını verdikten sonra 10 liraya almıştı o halatı nalburdan. "ne için kullanacaksın bilader?” cümlesine "asmak için" demişti. "neyi asacaksın?" sorusuna ise "önemsiz bir şeyi" diyerek nalburdan çıkmıştı. "asmak için" dedi kendi kendine, 19. yaşının 365. gününe bir saat kalan azil. "asmak için."
mualla uyku haplarını avucuna aldığında mektubunu çoktan bitirmişti. saat 23.54'ü gösteriyordu ve işte hazırdı her şey. 19. yaşının doğum gününe 6 dakika. 360 saniye. bir saniye bir saniyedir. peki bir saniye ne kadar sürerdi? bir saniyede kaç bebek ölürdü ve kaç asker mermiyi kafasında hissederdi? mualla yatağına oturdu. sağ avucundaki hapları ağzına attı ve aynı anda sol avucundaki su şişesini dudaklarına götürdü. hapları yutarken tadlarının azil’in yüzüne benzediğini düşündü..
azil tavana astığı ilmiğin sağlam olduğundan iyice emin olduktan sonra sandalyenin üstüne çıktı. mektubu tam masanın üzerinde mualla'nın fotoğrafının yanındaydı. küçük bir gülümseme geçti yüzünden. "o hep mutlu olacak." dedi. azil sandalyeye çıkıp ilmiği boynuna geçirdiğinde saat 23.54'ü gösteriyordu. sandalyeye o kutsal tekmeyi attı. gözleri kararmadan önce son gördüğü rengin mualla'nın gözlerinin laciverdine benzediğini düşündü..
azil ve mualla isimlerinin tezatlığına inat aynı gün doğmuştu. azil ve mualla isimlerinin tezatlığına inat aynı gün ölmüştü.
bir sonraki sabah mualla'yı yatağında sonsuzluğa uyumuş halde bulanlar, onun azil olmadan yaşamanın imkansızlığını bildiği için intihar ettiğini asla bilemedi. ellerinde kalan tek şey azil'in fotoğrafının yanındaki tek dizelik mektuptu.
" susar şimdi şarkılar, öyle birisi yok ki burada. "
bir sonraki sabah azil'i tavanda sallanır halde bulanlar, onun 9 gün ömrü kalmış ağır bir hasta olduğunu ve onu ölümüyle üzmemek için mualla'yı terk ettikten sonra intihar ettiğini asla bilemedi. ellerinde kalan tek şey mualla'nın fotoğrafının yanındaki tek dizelik mektuptu.
" uyuşur duvarlar intiharın ortasında. "
http://www.youtube.com/watch?v=WUfV1lj_kQY
30.4.14
kardiologlar da sever.
hayatın filmlerdeki gibi mutlu sonla bitmeyeceğini anladığın an bacakları gıcırdayan sandalyende geriye yaslanırsın.
evlilik aşkı öldürüyorsa kavuşmadan sonlanan aşklar ölümsüz müdür? ölümsüz olan şey nasıl sonlanır? kaç tabut birbirinin elini tutabilir?
umutsuzluğun ne demek olduğunu hastalığı nedeniyle gözleri günden güne, yavaş yavaş körleşen adam bilir.
gözlerinin içinde gülümseyen yansımanı görmediğin birine aşık olabilir misin? öyleyse, körler sağırlardan kaç gömlek ölüdür?
veda etmenin ne anlama geldiğini boynuna ilmiği geçirmeden önce kimlere mektup bırakacağını düşünen kadın bilir.
hayatımız boyunca uğruna ölebileceğimiz şeyler için yaşıyorsak, kuzeninin düğününde bir magandanın serseri kurşunuyla ölen adam 24 yıl boyunca çiftetelli için mi yaşamıştır?
kilo verip güzelleşmenin ne demek olduğunu ruhunun 21 gramını gökyüzüne salmış cesetler bilir.
sahip olduğun her şey senden iki buçuk asır önce yaşamış büyük adamlar ve büyük kadınlar tarafından belirlenmişse bana insanın özgür iradesinden bahsetmeyin.
hiçbir ideolojiyi ve sistemi kabul etmeyen bir anarşist, anarşizm ideolojisini ve sistemsizlik sistemini kabul ediyorsa kendi zihninde bir paradoksa hapsolmaz mı? "paradoks" gibi ulvi bir kelime türkçe'de "iki ucu boklu değnek" sözüyle açıklanmışken sahip olduklarımıza bunca fazla değer biçmek neden?
yok oluşlarında hüzün saklayan şairler bakkalın yanlış hesap yapıp fazladan verdiği para üstünü kurnazlıkla cebine atıyorsa insanlığın beyin ölümü gerçekleşmiştir.
beyin ölümü gerçekleşmiş bir çocuk ölümden 17 adım uzaktaysa eğer, kalbi her gün bir parça daha ölen insanlar mezar maratonunda finishi kaç kez geçmiştir?
http://www.youtube.com/watch?v=kL0ASfyPIuU
15.4.14
mecnun ve juliet.
bugün cumartesi. her cumartesi olduğu gibi yine geldi yanıma. yanındaki poşetten yeni papatyalar çıkardı. tap taze, demet demet. bıraktı yanıma. güzel kokuyorlardı, çok güzel kokuyorlardı. benim sevdiğim her şeyi benden daha iyi biliyor. çok seviyorum bunu.
oturdu biraz. konuşmadı. arada kaçamak bakışlar atıyor. farkediyorum, farketmiyorum zannediyor. o kadar tatlı oluyor ki böyle zamanlarda.
biraz daha oturdu. gözleri doldu uzaklara baktıkça. pakedini çıkardı, sigara yaktı. ifrit oluyorum yanıma geldiği her cumartesi bir paket sigara bitirmesine. her zaman ki gibi içli içli çekti dumanı içine. hep öyle içer. bitirdikten sonra yere attı izmariti. üzerine bastı. döndü, dikildi yine başıma. bir şeyler olmuş. okunuyor gözlerinden. üzgün bayağı. yani hep üzgün ama bugün daha bir üzgün sanki. ağaca yaslanıp oturdu yere. bi sigara daha yaktı. artık kızmama, içme dememe bile aldırış etmiyor. bir şeyler olmuş. belli.
"işten kovuldum." dedi. bi duman daha aldı. sessiz kaldım ben. konuşmadım. anlatmasını bekledim.
"gitmiyordum üç gündür. e önceden olan olaylarda var. bi de geçen ay şu adını soran ibne ferhat'ı dövmüştüm ya, şikayetçi olmuş benden. ruh hastası demiş bana. fatma söyledi. ferhat patronla konuşurken duymuş. patrona, 'ilaç kullanıyor. delinin biri. bi isim sordum diye burnumu kırdı. rica ediyorum kovun. bu şartlar altında kimse çalışamaz.' demiş. patron da geldi bu sabah, 'çıkışını bildir, muhasebeden tazminatını al, terket burayı' dedi. siktir çekip çıktım."
sinir oldum. gül gibi işten de oldu. evlensek neyle bakacak acaba bana. yine de sevdiğin insan ne yaparsa yapsın suçlu bulamıyorsun onu. seviyorsun çünkü. saçmalığa bak.
pakedini yokladı, bitmiş sigarası.
"şuradan bi sigara alıp geleyim." dedi.
tam 15 dakika sonra gelebildi. market bulamamış.
"biliyo musun senden sonra hiçbir şeye tutunamadım ben. selim ışık halimi görse yazarlığı bırakır köye yerleşirdi."
"geçen ahmet'le meryem fotoğraf atmış facebook'a. balayından. parise gitmişler. eyfel kulesinin önünde çektirmişler fotoğrafı. amına koduğumun ahmet'i bile mutlu. hani şu insanları dolandırıp topladığı parayla kendi altına araba çeken ahmet. hem de nasıl mutlu. biz de seninle roma'ya gidecektik. hani kolezyumda fotoğrafımız olacaktı. sen çok seviyodun. hayal kurardın hep, 'kolezyum'un önünde öpsen beni, dünya dursa, biz bulutlara yükselsek.' demiştin hani bi gün. 'kolezyuma gerek mi var? seni öptüğüm yer cehennem olsa bana cennettir.' demiştim ben de. sarılmıştın sonra boynuma. içime çekmiştim kokunu. unutmadım ben hiç o günü. sen unuttun ama. nerede amına koyim fotoğraf? hani? kolezyummuş, hani kolezyum? kolezyum mu kaldı. balayı mı kaldı amına koyim.
çok küfür ediyor artık. ona olan sevgimi sınıyor resmen. aman. ne diyorum ben. saçmaladım. çok seviyorum onu. ne olmuş iki küfür ettiyse. haklı hem. ondan ediyor. üzgün, kırgın, kızgın.
"hani çok mutlu olacaktık? kızımız olacaktı sözde. yağmur koyacaktık adını. senin gibi sapsarı saçları olacaktı. benim gözlerimi alacaktı. hani nerede yağmur? nerede? ben oldum lan yağmur. ben oldum. canım acıyo amına koyim. nerede kızım yağmur? gülümsediğinde yanağında oluşan çizgiler nerede? bana bakınca parlayan gözlerin nerede, ne olur söyle, nerede? niye aldın onları benden? rüzgarda dağılan o hüzünlü sarı saçların nerede? kokunu alıp neden gittin?”
gözlerini sildi. ben silmek istedim. olmadı, yapamadım. üzgünken başını omzuna koyup yattığın, korktuğun zaman koştuğun o güçlü insan sarsıla sarsıla ağlar, için kanar. ağlamak istedim. olmadı, yapamadım.
"biliyor musun yedi sene olacak haftaya. beraber geçirdiğimiz yedinci yıl. yedi koca yıl."
yine gözlerini sildi. tebessüm etti. baktı bana, içine çeke çeke.
"çok özledim ben seni. neşet ertaş'tan zahidem türküsünü söylerdin hani. tek bana ama. sadece bana söylerdin. hatırladın mı? sesim çirkin derdin hep ama bence çok güzel söylerdin. sen zahidem'i söylediğinde intihar etmek isterdim ben hep. sesinden sonra hiçbir şey duymamak için. kulaklarımda kalan son ses senin ki olsun diye ölmek isterdim. söyler misin bana zahidem’i? bak neşet öldü biliyor musun? söylesene zahidem’i. neşet baba için söyle bari. ne olur söyle. allah hakkı için söyle. bi kere duyayım o sesini. son kez duyayım. ne olursun, son bir kere."
gözleri doldu tekrar. kör olmak istedim. sağır olmak istedim. yok olmak istedim. olamadım. zahidem'i söylemek istedim, son bi kez. olmadı, yapamadım.
ayağa kalktı. toparlandı. gidiyordu galiba. bir sigara daha çıkardı, yaktı.
"beylik parkı'nda oturuyorduk. 2007 yılı, temmuz akşamıydı. ilk ayımızın yıl dönümüydü. daha hiç öpmemiştim seni. hiç elini de tutmamıştım. sen yıldızları izliyordun, ben de seni. sonra, hani o kutsal an gelmişti. ben titreye titreye elimi elinin üzerine koymuştum. bana dönmüş, gözlerime bakmıştın. gülmüştün sonra. ‘yıldızları yanlış yerde arıyormuşum.' demiştin.
dudaklarım dudaklarınla buluştuğunda yüz göktaşı yüz yerinden çakıldı dünyaya. yüreğimde göktaşlarının parçalarından siluetin oluştu, kazındın içime.”
“o gün ilk kez 'meleğim' demiştim sana.
bir gün gerçek bir melek olabileceğini düşünmeden."
montunu çıkardı, toprağımın üzerine serdi yavaşça. elini mezar taşıma koydu. mermerin üzerini okşadı, saçlarımı okşar gibi.
"soğuk oluyor artık. kış geldi, bastırdı iyiden iyiye. üşüyorsundur sen şimdi. ama merak etme meleğim, yanına geliyorum bu gece. bir ilmik astım tavana, sağlam oldu. yanına geliyorum meleğim. öyle bir sarılacağım ki sana, hiç üşümeyeceksin artık. ölüme meydan okuyarak geliyorum meleğim. bir daha hiç ayrılmayacağız."
https://www.youtube.com/watch?v=xqV7jXJ8lOA
17.1.14
Nefes.
Daha ne kadar gidebilirim ?
Daha ne kadar ilerleyebilirim ?
Daha ne kadar dayanabilirim ?
İnsan umutsuzluğa kapılır bazen. Hani; öbür gün anal bölgenle türlü fantezilerde bulunacak bir matematik sınavı vardır. Konular baştan sona, sorular kazıktan yarrağa doğru ilerlemektedir. Bilmem kaç yüz tane soru tipi vardır ve adam gibi bir puan almazsan kalacaksındır. Sense o güne kadar kitap açmamış, anca sınavdan önceki gün ders çalışmaya oturmuşsundur. Çünkü malsındır.
Açarsın kitabı, "bu ne lan" serzenişleriyle kitaba boş boş göz atmaya başlarsın. Hafiften bir korku baş gösterir sende. Çünkü; konular hakkında en ufak bir bilgin, soruların çözümleri hakkında en ufak bir fikrin yoktur. Yavaş yavaş başlar sıçış. Sınavdan ve dersten kalacağını biliyorsundur. Düzeltemeyeceğin bir an da girer kafana. "Babama nasıl söyleyecem lan kaldığımı ?!" dersin. Aklına bin bir türlü kötü olasılık gelir. Orada küçük, mavi masanda; elinde yeşil, bir buçuk milyonluk faber-castell kaleminle kara kara düşünmeye başlarsın.
Sikimsonik bir matematik sınavı senin duygusal hezeyana uğramana sebep olur.
Umutsuzluk denilen illetle tanışırsın.
Ha, anlamaya başladın galiba yavaştan. O his vardır ya hani lan. Tanımlayamazsın hani. Bi kendine söversin, bi arkadaşlarına. Bi öğretmenlere söversin, bir ailene. Kendin hariç herkesi haksız çıkarmaya çalışırsın. Ama içten içe bilirsin ki tek haksız sensin. Tek suçlu sensin.
Kafa öyle bir dolar ki bir sikim yapmak istemezsin.
Karanlığa boğulur için.
Matematiğin amına koyim dersin.
Ama bir süre geçer ve çıkarsın o karanlıktan. Umutsuzluktan kurtulursun.
Hani senin o biraz misafir olup kurtulduğun karanlık var ya, işte o karanlıkta yaşıyorum ben.
O umutsuzlukla büyüyorum.
Şimdi kapat gözlerini; bir uçuruma düştüğünü hayal et. Öyle bi uçurum ki derinliği fizana gidiyor amına koyim. Sonra en dipte kalırsın biraz. Hayıflanırsın, nasıl kurtulacağını düşünürsün. Bağırırsın. Yardım istersin insanlardan. Görürler aslında seni. Ama o koduğum insanlarından hiçbiri yardım etmez. Heh. Ettin di mi hayal ? Ben o çukurdayım işte.
Uzun süre kalırsın o zihninin çukurunda. Tıkılı kalırsın, çıkamazsın. Kurtulamazsın bi türlü amına koyim. Buna rağmen yaşamaya devam edersin. Ölemezsin de. Öyle çukuru sikeyim.
Ama sonra ne olur biliyor musun ?
Bilmiyorsun tabi amına koyim.
Sonra bu evrenin varoluşundan beri asla durmayan şey girer işin içine.
Zaman.
Alışırsın okuyucum. Her boka alıştığın gibi kendi karanlığına hapsoluşuna da alışırsın.
Her boku kabul ettiğin gibi bu kodumun dünyasında; yalnızlığı, her insanın kendi bacağından asıldığını kabul edersin.
O karanlıktan çıkmaya çalışmayı, çıkmak için bir umut beslemeyi bırakırsın. Mutlu olmak istemeyi de. O çukuru evin sayarsın. Kendi içinde, kendi zihninde yaşamaya başlarsın. İnsanlardan tamamen koparsın. İnsanların hayatın hakkında ne düşündüğü gram sikinde olmaz. İnsanların neler yaptığı, neler hissettiği umurunun ucuna bile dokunmaz.
Öyle sikko bir adam olursun.
Kalabalık ortamlar, arkadaşlar, muhabbetler boğar seni. Kuytulara kaçmaya başlarsın.
Köşelerden yürüyen adamlar vardır ya lan hani. Kafası ayaklarına bakarak yürüyen. Elleri ceplerinde, sessiz sessiz kenarlardan, insanlardan kaçarak ilerleyen adamlar. Onlardan olursun işte.
Yükseklere gitmek istersin moruk. Çok yükseklere. Kimsenin seni göremeyeceği, kimsenin seni duyamayacağı yerlere gitmek istersin. İroninin trajikomikliğine bakar mısın amına koyim. Senin bu hale gelme sebebin de insanların seni görmemesi, duymamasıdır zaten. Öyle bir tutunmuşlar ki hayatlarına. Hırslarına öyle bir tutunmuşlar ki sanki hiç ölmeyecekler. Sanki hayatları hiç bitmeyecek, uğruna her şeyi yapabilecekleri ve yaptıkları parayı kefenin ceplerine koyabilecekler.
Kaçmak istersin olum. Dağlara gitmek istersin.
Hala anlatamadıysam derdimi bi hatırayla deneyeyim bir de. Ben 10 yaşlarında falanken annem evin boya badana olacağını söylemişti. Bende annemin bi ton laf yapmasına rağmen evden dışarı çıkmamıştım. Boyacı herif geldi başladı işine. Koltukları falan topladılar salonun ortasına. Üstlerine de boya damlamasın diye naylon örtü serdiler.
Benim de canım sıkılıyordu. Girdim koltukların arasına, sanki ben Daedalus'um orası da labirentim amına koyim. O şekil davranıyorum. Bu koltukların arasına yerleştim iyice. Daracık yer anasını satayım. Duruyorum orada. Eğlence işte. Kafaya bakar mısın. Girdiğim deliği de koltukları çeke çeke kapadım. Boşluklara da yastık falan teptim. Oldu orası bana kodes. Tepesi de naylon örtüyle kaplı zaten, hepten mahpus takılıyorum. Ama zeka seviyem çok ileri olduğundan oksijen sorununu unutmuşum. 2-3 dakika geçti ben boğuluyorum amk. Zaten ortam havasız ve daracık. Üstümde örtü. Gebericem orada. Tarihte de en gerizekalıca ölen adam olarak kayda geçicem. Bayağı bayağı korktum, bağrıyorum boyacı gelsin çıkarsın beni oradan diye. Diğer odalardan birinde bu piç. Duymuyor beni. Debelendim biraz. Sonra kafa çalıştı naylonu yırtmayı akıl ettim. Amma süper fikir amk. Yırttım tepemdeki naylonları, çıkardım kafayı. Öyle bir nefes alıyorum ki sanki tüm oksijen benim.
Klostrofobi dar, kapalı alan korkusudur. Ben dar, kapalı, havasız ortamlarda sorun yaşardım, nefes alamazdım. Hiç açık ve güneşli havada nefessiz kaldığım olmamıştı.
Ama işte sevgili sayın amına koduğum okuyucum.
O da olur.
Açık, güneşli havada nefes alamazsın. Boğulursun. Sokakta klostrofobi yaşarsın.
Zaman mefhumunu kaybedersin. Bu öğlen uykusundan uyanıp "anaa akşam olmuş lan" demek değil. Saatleri günleri karıştırmayı bırakırsın çünkü. Yılları karıştırırsın. Var mı ilerisi amına koyim ?
Hep eskiyi özlersin. Bitmiş olanı, geri gelmeyecek olanı. Öyle istersin ki, şartlanırsın geçmişe. Su gibi, yemek gibi şartlanırsın.
Ama gelmez tabi geçmiş geri.
Yavaşça ölürsün.
Sana bunları niçin anlatıyorum ? Bilmiyorum. Sadece bir şeyleri söylemek istiyorum. Bağırmak istiyorum. Hissettiklerimi, düşündüklerimi yazmadan, bir şeylere çıkarmadan, kusmadan olmuyor. İçimi yakıyor, eritiyor. Olmuyor amına koyim. Yazmadan olmuyor.
Hem ben biliyorum ki; amaçsız bir şekilde bu yazıya denk gelen bir insan da kendini bulacak bu yazıda. Hissettiklerini, karanlığını, umutsuzluğunu, gözyaşlarını ve tebessümlerini bulacak.
Hayatını bulacak.
Ağlayacak.
Ağlayacak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

